KKTC’NİN YAKIN TARİHİ, TÜRKİYE VE AB İLE İLİŞKİLERİ ÇERÇEVESİNDE
KIBRIS’IN GELECEĞİNE BAKIŞ
1.Giriş:
“Kıbrıs’ın Geleceği” dendiğinde doğal olarak bizler için önceliği Kıbrıs Türk Toplumunun geleceği alır. Bazıları için sadece haritadaki yeri, bazıları için geniş bir tarih ve politik bilgiyle desteklense de hemen hemen herkesin yerleşmiş bir “Kıbrıs Görüşü” vardır. Günümüzde medya toplumsal görüşün şekillenmesi ve yönlendirilmesinde en etkin rolü oynamaktadır. Programı yapan veya haberi yazan medya mensubunun her zaman tarafsız, iyi bir araştırmacı ve gözlemci olmadığı veya belli bir amacın sözcülüğünü yapıyor olması ortak ise ismi “Milli Dava” olan Kıbrıs hakkında çok çeşitli ve çelişkili görüşlerin yerleşmesini getirir. Bundan en büyük zararı ise doğal olarak orada yaşayan yurttaşlarımız görür.
Görüşünüz ne yönde olursa olsun, yalın gerçek şudur;  bugün Kıbrıs’ta Türk varlığının hem de bir devlet çatısı altında idame ediyor olması, 1878’de bölgeyi İngiliz idaresine terk edişimizden sonraki bir yüzyıllık sürede orada yaşan Kıbrıs Türklerinin benliklerini koruması ve yapılan saldırılara karşı gösterdikleri üstün direnme sayesinde mümkün olabilmiştir.
Bildiri ekinde Kıbrıs tarihi ve yakın geçmişi, başlıca köşe taşları ile verildiğinden biz bu sunuşta, Kıbrıs’ımızın bugünü ve yarınını değerlendirmede en önemli verilerin oluştuğu 1974 sonrası ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeleri dönemlere ayırarak ortaya koymaya çalışacağız.
Kıbrıs’ın geleceğini Türkiye’den ayrı olarak düşünmenin mümkün ve gerçekçi olmayacağı noktasından hareket edersek geleceğe gidecek yolda öncelikle Türkiye’nin Kıbrıs’taki siyasi ve ekonomik varlığı ve politikalarının değerlendirilmesi gerekecektir.

2. 1974 sonrası Ekonomik Politikalar ve Siyasi Gelişmeler:

  1. 1974 – 1986 dönemi:

 

Barış Harekatının ardından 1975’deki nüfus mübadelesi ile güneydeki soydaşlarımızın da kuzeye dönmelerini takiben  13 Şubat 1975 ‘de kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti ile otonom toplum yönetiminden devlet örgütlenmesine geçildiği bu dönemde, o günlerde Türkiye’deki sisteme benzer biçimde hazırlanan programlarla devlet ağırlıklı karma ekonomi modeli uygulamaya koyulmuştur.
Bu çerçeve içinde ekonomi ; 

Ve,

      dayanmıştır.

Özetle, “Türkiye değirmeninden taşınan sularla idare edilmiştir”. Özel sektör bu ticaretle belli bir sermaye birikimini sağlamış fakat yönlendirici ve hedef belirleyen bir ekonomi yönetimi olmadığı için yatırıma dönüşmemiştir.
İç siyasal yapı ise; Rum’dan kalan mallar ve Türkiye desteği ile devletin sağladığı olanakların dağıtımına dayanan rant düzeni üzerinde şekillenmiştir.
Ülkeye nüfus aktarımında ve iskânında yapılan hatalar, ülke nüfusunu yurtta tutmak gerekçesiyle devletin istihdam aracı olarak kullanılmaya başlanması gibi yanlışlar bu dönemin uygulamaları arasındadır. Aynı çerçevede, mücahitlik hizmetlerinin iki katı ile hizmet yıllarına ilave edilerek kamu görevlilerine sağlanan erken emeklilik, on beş yılda sigorta emekliliği, siyasilere tanınan ayrıcalıklı emeklilik hakları gibi, mali yapıda açtığı kara deliklerle ileride devlete ve Türkiye’ye çok büyük yükler getirecek kararlar hep bu dönemde alınmıştır.

 

15 Kasım 1983’de ilan edilen “bağımsız” Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile başlayan yeni dönemde de değişen bir şey olmamış, ilk günlerin heyecanı ve halkın ülke için fedakârlık alışkanlığı, siyasal amaçlarlar uğruna sürekli aşındırılmış, kişisel ve zümresel çıkarların geçerli olduğu yapı yavaş yavaş yerleşmiştir.
18 Kasım 1983’de KKTC’nin ilanını ayrılıkçı hareket olarak ilan eden 541 ve 14 Mayıs 1984’te tanınmasını yasaklayan 550 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararları bu dönemde alınarak KKTC üzerindeki ambargonun yasal zeminini oluşturmuştur.

 

1986 yılında ilk kez yeni bir vizyon ile çağdaş bir ekonomik yapısal değişim paketi, dönemin başbakanı merhum Turgut Özal tarafından gündeme getirilmiş, ortaya atılan ekonomik kalkınma formülleri, yerel koalisyon hükümetinin yapısından kaynaklanan siyasal engellere takılmış ve tam olarak hayata geçmesi mümkün olmamıştır
(1.UBP-TKP Koalisyon Hükümeti dönemi). O dönemde yapılan T.C. – KKTC Ekonomik İşbirliği Protokolü ile Türkiye’ye ihracata kolaylıklar getirilerek teşvikler yolu ile sanayi alanında bazı yatırımların hayata geçmesi sağlanmış, alt yapı yatırımları başlatılmış, bankacılık ve ticarette liberal sisteme geçiş belli bir oranda sağlanmıştır.

Fakat devlet, en büyük işveren ve rant merkezi olmaya devam etmiş, artık yerleşmeye başlayan yapıdaki bozulma görmezden gelinmiştir.

1990 yılına kadarki süreçte, en büyük sorun olan ulaşım ve taşımacılıktaki problemler sürmesine karşın, kısıtlı bir çerçevede de olsa uygulanan teşviklerle kurulan sanayi tesislerinin üretimlerinin Türkiye’ye ihracına başlanmış,  başta tekstil ve tarım sektörü olmak üzere üçüncü ülkelere ihracata dönük üretimde de ciddi boyutlara ulaşılmıştır.

Bunların yanında aynı dönemde Poly Peck PLC. (Asil Nadir) tarafından yapılan yatırımların da sağladığı ciddi katkılar ile KKTC’de ilk kez özel sektör devlet sektörüne alternatif olabilmiş, ticaret açığı büyük oranda kapanır hale gelerek sanayi ürünleri ihracatı, tarımsal ürün ihracını ilk kez geçmiştir.

Buna karşın devletin yükünü hafifletecek yatırımları yapması gereken özel sektörün önünü açarak, kurumlaşmasını sağlayacak tedbirler siyasal gerekçelerle hep ertelenmiş, ekonomik ve siyasal alanda yaşanan olumsuzluklara karşı önlemler getirilmemiştir. Buna koşut olarak da olumlu “ilk” lerin yaşandığı bu gelişme kısa sürede tersine dönmüştür.

Bu dönemde verilen teşviklerle ihracat amacı ile kurulmaları sağlanan ve önemli bir istihdam yaratmış olan sanayi tesislerinin Türkiye’ye ihracat işlemlerini düzenleyen kurallar, “AB’ ye adaylık müracaatının” hemen ardından Türkiye tarafından tek yanlı olarak değiştirilip zorlaştırılmıştır.
Henüz bir aday adaylığı dahi söz konusu değilken yapılan bu uygulama Ankara Bürokrasisinin Kıbrıs yaklaşımına enteresan bir örnektir.
Yapılan tüm girişimler ve görüşmelere karşın, uygulamada değişiklik yapılmaması sonucunda, Türkiye pazarına ihracat durmuş, üretim yapan sanayi tesisleri birer birer faaliyetlerine son vererek kapanmış, çoğu sökülerek Türkiye’ye taşınmıştır.

 

Türkiye pazarı aslında bilinen gerekçelerle KKTC için hala kısıtlıdır. Bunun örneği, bu dönemde büyük reklâmlarla imzalanan TC-KKTC ortak gümrük sözleşmesinin,  Türkiye-AB gümrük birliği anlaşmasına ters düşmesi nedeni ile uygulanamayışıdır.
Bu kısıtların Türkiye’ye de zarar vermeden kalkabilmesi ise, Kıbrıs sorununa bir çözüm getirilmesi ile mümkün olabilecektir.

İç pazarın küçüklüğü, uygulanan uluslar arası kısıtlar nedeniyle ulaşımda ve üçüncü ülkelere ihracatta yaşanan zorluklar ve daha bir çok sorun çözülmemişken ve kendi insanını bile yatırımdan caydıran bu ortamda, hangi dış yatırımcı, hangi amaçla KKTC’ye yatırım yapabilirdi?
Kaldı ki, mevcut üretim de bu sorunlar nedeniyle zaman içinde minimum düzeye inmiştir. Kalanlar ise hala,  ilkel fon ve vergi yöntemleri ile halkın sırtından yaşatılmaya çalışılmaktadır.

 

 

c. 1990 – 2000 Dönemi:

1990 yılından sonrası, birbiri ardına gelen krizlerle ekonomide inişin başladığı, siyasetteki erozyonun ve demokrasideki yozlaşmanın ivme kazandığı, ciddi ve güncel önlemler alınmadığı için üst üste binen sorunlarla,  tıkanma noktasına hızla yaklaşıldığı ve toplumsal tepkinin birikim yaptığı dönemdir.

Dönem başında yapılan 1990 genel seçimlerinde muhalefetin güçlenerek ortak cephe kurması üzerine KKTC iç siyasetine ilk kez Türkiye tarafından doğrudan müdahale yapılır ve “Ulusal gerekçelerle” iktidardaki UBP-Denktaş ittifakı desteklenir. Bu müdahale peşinden siyasal krizi ve erken seçimleri getirmiştir.
Meclisin tek parti rejimine dönmesi ve bu yöndeki hükümet icraatlarına karşı yoğunlaşan toplumsal ve uluslararası tepkiye iç politik sebepleri gereği Cumhurbaşkanı Denktaş’ta katılmak zorunda kalır.
O’nun desteği ile UBP’den istifa eden 9 milletvekili geniş bir katılımla Demokrat Partiyi kurar. Sonuçta UBP hükümeti istifa eder, 1993 erken seçimleri yapılır ve UBP iktidarı kaybeder.
Bu dönemde dış politikada da önemli gelişmeler yaşanır. Dönem, BM yeni Genel Sekreteri Butros Gali dönemidir. Önce “Güven Yaratıcı Önlemler” , peşinden “Gali Fikirler Dizisi” masaya getirilir.
Güven Yaratıcı Önlemler formülüne göre; Türk yönetiminde kapalı tutulan Maraş’ın, BM kontrolünde iskâna açılarak bu bölgede karşılıklı ekonomik ilişkilerin başlatılmasına eş zamanlı olarak Lefkoşa Uluslararası Hava Alanı iki tarafa da hizmet verecek şekilde açılacaktır.
Bu aslında, “KKTC’nin ambargolardan kurtuluşu ve dolaylı tanınması” anlamına gelmektedir. Bu formülün hemen ardından Gali fikirler dizisi masaya getirilir. Önerilerin biri Rum, diğeri Türk tarafınca reddedilir ve süreç, karşılıklı suçlamalarla ve bilinen sonla noktalanır. Neyin kaybedildiği ve nasıl bir fırsatın kaçırıldığı ancak  yıllar sonra anlaşılacaktır..
Türkiye ve KKTC’de içe dönük sorunlarla uğraşılır ve kısır bir çember içinde zaman yitirilirken aynı dönemde; ekonomik gelişimlerini, aldıkları dünya desteği ile 1974 öncesinden çok daha ileri bir düzeye taşımış olan Rum tarafı (“Kıbrıs Cumhuriyeti”) boş durmamaktadır.
O güne kadar yapılmış olan tüm BM girişimlerinin netice vermemesi gerekçesi ile artık AB üyesi olan Yunanistan’la birlikte sorunu daha başka platformlara taşımanın planları yapılmaktadır. İleriki dönemde Kıbrıs sorununda aldığı inisiyatif ile gelişimi aleyhimize çevirecek olan AB üyelik müracaatları bu dönemde yapılır.
KKTC’de ise, yukarıda aktarılan iç siyasi sorunlarla ve hemen birbiri arkasından ekonomik krizlerle boğuşulmaktadır.

Önce Körfez krizi peşinden Poly Peck krizleri ard arda gelir.  ABAD (AB Adalet Divanı) kararları ile KKTC tarım ve tekstil ürünlerinin AB ülkelerine ihracının kısıtlanması, birçok işyerinin ve sanayi tesisinin kapanmasına ve çalışanlarının işsiz kalmasına neden olmuştur. Sonuçta ulusal gelirde azalma ve kalkınma oranının negatif değerlere geçiş süreci başlamıştır. Bu gelişmelerin ardından 1994 yılında Türkiye’de yaşanan büyük devalüasyon, aynı para birimini kullanan ve üretimden çok ithalata dayandığı için katma değeri çok daha az olan KKTC ekonomisindeki daralma ve çöküşü daha da hızlandırmıştır.
Yaşanan olumsuz gelişmelere karşı ekonomik önlemler yerine, yeniden hükümet değişimini getiren siyasi müdahale yolu tercih edilmiştir. (Hükümet ortağı CTP gider, UBP iktidara gelir)
Aynı süreçte Türkiye 6 Mart 1995’de AB ile gümrük birliği anlaşmasını yapar ve aynı anlaşma çerçevesinde Rum tarafının tüm Kıbrıs adına ve “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak AB katılım görüşmelerine başlamasına itirazımız geri çekilir. Dış politikada alınan bu kararların ileride GKRY’nin tek başına AB’ye girişine varacak gelişmeleri tetikleyeceği öngörülememiştir.
Güney’in tam tersine Kıbrıs’ın Kuzeyinde ekonomik alanda yaşanan bu gerileme, yanlış kamu yapılanmasının nihayet belirgin olarak fark edilmesini getirmiştir.
Devlet kendi yerel gelirleri ile giderlerini karşılayamaz hale gelmiştir ve Türkiye, artarak süren takviyelerle bu yapıyı ayakta tutmak zorunda kalmıştır. 1999 yılı sonunda yaşanan ve kısmen halen süren bankalar ve mali sektör krizi KKTC’de ekonomik çöküşe yeni bir ivme katmış, on binlerce vatandaşı birikimlerini ve gelecek güvencelerini kaybeder. KKTC 2000’li yıllara bu havada girer..

Bu arada AB, Aralık 1999 Helsinki zirvesini yapmış, Türkiye’nin adaylığı ilan edilmiş ve Mayıs 2004’de son noktası koyulacak olan Kıbrıs takvimi işlemeye başlamıştır.

 

 

 

2000 yılı, Türkiye’nin kendi ekonomik ve yapısal sorunlarıyla ciddi tedbirlerle mücadeleye başladığı ve KKTC’nin sorunlarına da benzer önlemlerle müdahale gereğini ortaya koyduğu bir yeni dönem olarak öne çıkmaktadır.

Bu dönemde KKTC’ ile ilişkilerinde Türkiye ilk kez, yardımlarını bir programa bağlamaktadır. Ağırlıklı olarak kendi bürokratlarınca hazırlanan bir “önlemler paketi”nin uygulanması ekonomik yardımın şartları arasındadır..
KKTC’de alışılan düzenin mimarı ve uygulayıcısı olan siyasi iktidar sahipleri tarafından uzun süre sahiplenilmeyen ekonomik önlemler paketi, başka çare olmadığı fark dildiğinde her adımında ayak sürünerek kerhen de olsa uygulamaya koyulur.

Genel hatları ile ele alındığında devletin iki yakasını bir araya getirmeyi hedefleyen mali önlemlerin öne çıktığı bu program her şeye karşın, ciddi yapısal değişiklik önlemlerini de kapsamaktadır ve bu nedenle devletten beslenen her kesimden oldukça yüksek bir direnişle karşılaşmıştır. Kimse yerleşik bozuk düzende kapmış olduğu paydan vazgeçmek istememektedir. Türkiye’nin sadece göndermesi, hükümetin de sadece paylaştırma işlemi ile yetinerek iktidarı sürdürmesi, kısaca kimsenin rahatını bozmadan düzenin devamı hem kolay hem de arzulanan durumdur.

Sistemin iyileştirilmesi için gereken birçok yasa ve tüzükler, düzenleyeceği alandaki kriz yaşanıp zararı görüldükten veya kapıya dayandıktan sonra lütfen hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Buna en ciddi örnek mali sektörde yaşananlardır.
Ekonomiye ve halka en büyük darbeyi vuran ve tarihe geçen bankalar krizinin ana sebebi; KKTC Hükümeti’nin, bir bütün olarak hazırlanan bankalar yasasının sadece bankalara kambiyo kolaylıkları getiren kısmını hemen uygulamaya koyup, mali yapılarını güçlendirmelerini zorlayarak bankaları disipline edecek olan kısmını yasalaştırmada ayak sürümesi olmuştur. Yapılan denetimlerde, zayıf mali yapıları ve usulsüz uygulamalarla içleri boşaldığı belli olmasına karşın siyasal nedenlerle haklarında hiçbir işlem yapılmayan bankaların tümü batar.
Yaklaşık 60,000 yurttaş birikimlerini kaybeder, ülke; halkının sokaklara dökülüp Cumhuriyet Meclisi’ni basma ve polisle çatışma noktasına varan eylemlerine sahne olur.

Bu ortam içinde Türkiye’de, önce 2000 yılı son çeyreğinde, hemen sonra ise 2001, 21 Şubat’ta yaşanan krizler zaten zor durumda olan küçük KKTC ekonomisini tamamen çökertmiştir.
Bu kısacık zaman aralığında KKTC ekonomisini böylesine büyük kayba uğratan bir kriz yaşanıp, her kesimin gözünü çevirdiği hükümetin olaylara seyirci kalması ile halkın gelecek umudunu son kırıntılarında harcanırken siyasi dorukta çare bu kez de yeni hükümet arayışında bulunmuştur.

Hükümetin küçük ortağı TKP’nin lideri Devlet Bakanı Başbakan Yardımcısı Mustafa Akıncı’nın, dönemin Güv. Kuv. Komutanı’nın demokratik düzene müdahale anlamındaki söylemlerine karşı çıkması üzerine yaşanan gerilim sonrasında UBP-TKP Ortaklığı bitirilir yerine tekrar UBP-DP koalisyonu getirilir. Biri gider diğeri gelir .. Ardında bir takım iddialar, tartışmalar bırakarak ..
Yeni hükümetler, yeni programlar, yeni vaatler ..

KKTC bu sorunlarla uğraşırken, olmaz, olamaz, olursa “tepkimiz limitsiz olur” denilen AB – Kıbrıs katılım takvimi işlemektedir

AB Helsinki zirvesi sonrasında boşu boşuna harcanan uzun sürenin ardından  AB takviminin işleyeceğinin nihayet anlaşılması sonunda Cumhurbaşkanı Sayın Rauf R. Denktaş’ın çağrısı ile başlayan yeni görüşmeler süreci ve peşinden gelen Annan önerileri, KKTC’ gündemine  yukarıda anlatılan ortamda girer ve halkın tek umut kapısı haline gelir.
Kıbrıs’ta gündem artık ANNAN Planlarıdır.

 

 

 

Sunulan ANNAN Planlarının ve AB Kıbrıs Takvimleri
1. Annan Planı: 11 Kasım 2002       Kopenhag Zirvesi: 12–13 Aralık 2002
2.  Annan Planı: 10 Aralık 2002        Kopenhag Zirvesi: 12–13 Aralık 2002
3. Annan Planı: 26 Şubat 2003          Müzakere süresi: 28 Şubat 2003
Katılım Antlaşmaları: 16 Nisan 2003
4. Annan Planı: 27 Mart 2004     Müstakbel üyelerin fiilen üye haline gelmesi: 1 Mayıs 2004
5. Annan Planı: 31 Mart 2004    Ada'nın iki tarafında eş zamanlı referandum: 24 Nisan 2004
AB'nin genişlemesi: 1 Mayıs 2004
Annan Planı, iki eşit kurucu devlete dayalı, iki bölgeli federal devlet temelinde çözümü öngörmekteydi. 24 Nisan 2004 referandumunda Rum tarafınca reddedilmiş ve hayata geçmemiştir.

3. Türkiye – KKTC Yardım Politikalarına Genel Bakış:

Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a ekonomik desteği;

  1. Savunma Harcamalarının tamamının karşılanması,
  2. KKTC’nin alt yapı projelerinin finansmanı,
  3. Bütçeye doğrudan mali katkılar

temelinde yürütülmüştür.
Kuzey Kıbrıs’ın alt yapı yatırımları yakın geçmişe kadar Türkiye tarafından planlanmış, projelerin uygulanışı aşamasında, ihaleler genelde Ankara’daki ilgili bakanlıkça açılmış ve Türkiye’den firmalara uygulattırılmıştır.
Bu uygulamaya gerekçe olarak da; Kıbrıs’ta bu ölçekte projeleri yürütebilecek kabiliyet ve birikimde kuruluş olmaması veya verilen tekliflerin yüksek olması gibi gerçeği yansıtmayan bahaneler gösterilmiştir.
Bu projelerin Türkiye’deki ihaleleri, ödemeleri, başlangıç ve bitiş fiyatları, işlerin kalite ve denetim aşamaları da hep tartışma yaratan bir konular olmuştur. Birçok yatırımın, verimli olmayan sahalara ve yanlış projelendirilmelerle yapıldığı tespit edilmiştir.

Sonuçta yıllarca yanlış bir yöntem ve yönetimle sürdürülen yardım politikası yanlış bir yapılanma ve alışkanlıkları ortaya çıkarmıştır. Miktarı ile KKTC’yi kişi başına düşen dış yardımda rekortmen yapan milyarlarca USD’ın aktarılmıştır. Buna karşın kişi başına düşeni GSYİH tutarı GKRY’nin yarı değerlerine ancak ulaşılabilmiştir.

                                                                     1977                    2006                    2007  
KKTC Fert Başına GSMH (USD)          1,444.00          11,837.00       14,047.00     
GKRY    “         “        “                                                                                     27,000.00

1977- 2006 ARASI YAPILAN T.C. MALİ YARDIM MİKTARLARI

                                          Cari Fiyatlarla YTL          USD (1USD=1.2390 YTL)
MALİ YARDIM TOPLAMI:        1,131,139,825.6                   912,945,783.33   
KREDİLER TOPLAMI:                 1,520,620,311.7                1,227,296,458.18  

 TOPLAM KREDİ+YARDIM      2,651,760,137.2                 2,140,242,241.52   

SAVUNMA HARCAMALARI:     480,578,947.2                      387,876,470.72   
YATIRIM HARCAMALARI:        798,168,535.7                      644,203,822.16   

Toplam Savunma + Yatırımlar 1,278,747,482.9                 1,032,080,292.88    
Kaynak: DPÖ                      

NASIL BİR YARDIM POLİTİKASI:

          Doğrudan Para Yardımı Yerine Aşağıdaki Katkılar Yapılabilirdi:

Sakıncaları görülen bu uygulamalar son dönemde değiştirilmiştir. Yatırım programlarına yerli müteahhit firmalar da katılmakta, ödemeler ise daha hassas şekilde denetlenmektedir. Diğer bir olumlu gelişme ise, yıllık yardım bütçesi hazırlık çalışmalarında Kıbrıs iş dünyasının örgüt temsilcileri ile de görüşülerek önerileri alınması olmuştur.
Ayrıca KTBK Komutanlığı da, satın alma yönetmeliklerinde tadilat yaptırarak ihtiyaçlarını yerel kaynaklardan sağlama yönüne gitmiştir.

4.Tarafların Politik Yaklaşımları:

GKRY – Yunanistan tarafı:
Sürecin ilk bölümünde başta BM olmak üzere uluslar arası tüm platformlarda hukuki mücadele ortaya koyulmuştur. Daha sonra yeterli yaptırımı olmayan BM mekanizmasına AB olanakları da katılarak, önce GKRY’ni AB üyesi yapıp peşinden Türkiye’nin AB sürecini kullanıp Türkiye’yi sıkıştırarak Kıbrıs’ta istedikleri bir çözümü elde etmek ana politika olmuştur.

Bu politikada en büyük değişim, Türkiye’nin AB üyelik müracaatı ile yaşanmıştır. Yunanistan, Türkiye’ye sürdürülmekte olan hasmane politikanın ülkesine, GKRY’ne ve uluslar arası itibarına maliyetini gözden geçirmiş ve hem ekonomik hem siyasi getirisi daha fazla olan “Türkiye’nin AB sürecine destek” politikasına dönüş yapmıştır.
Bu politikanın daha kazançlı olduğu, GKRY’nin tüm Kıbrıs’ı temsilen AB üyesi olması ve Türkiye’nin AB sürecini kullanma kabiliyeti kazanmaları ile anlaşılmıştır.

KKTC-Türkiye tarafı:
Askeri üstünlüğü ve uluslar arası diğer ilişkiler ve anlaşmaları koordineli olarak kullanarak, Kıbrıs Adasındaki Türk varlığını güçlü ve kalıcı hale getirerek Rum-Yunan politikalarının uygulanmasını engellemek olarak ifade edilebilir.

Adadaki siyasi sorunda inisiyatif, ambargo dışında çok ciddi bir yaptırım gücü olmayan BM misyonunda bulunduğu sürece bu “redci” politika sürdürülebilir görülmüş ve uygulanmıştır.

Gümrük Birliği Anlaşmasının yapıldığı 90’lı yılların ortasından itibaren, Türkiye’nin üyelik için ısrarlı adımlar atmaya başlamasıyla AB’nin yeni aktör olarak ortaya çıkması dengeleri değiştirmiş, üstünlüğün diğer tarafa geçişi ile klasik politika sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır.

Kıbrıs Türk halkı’nın istencini de dikkate alınarak iyi vizyona sokulan çözüm yanlısı politika ve Türk tarafının 24 Nisan 2004 referandumunda verdiği “evet” yanıtından sonra inisiyatifin Türk tarafına geçmesini sağlamıştır.

Redci politikasını dört yıl boyunca sürdüren Papadopulos’un AB ve BM zemininde gittikçe yalnızlığa itilmesi ve bu politikanın adadaki bölünmeyi kalıcı hale getireceğinin anlaşılması Rum tarafında çözüm yanlısı politika sözü veren Hristofyas’ın iktidara gelmesini getirmiştir.
Yeni bir dönem başlamıştır. Ve yeni bir politikanın kurgulanmasını gerektirmektedir.

 

5.YENİ DÖNEMDE TÜRKİYE’DEN BEKLENEN AÇILIMLAR:

a. Kıbrıs’tan asker çekilmesi:

Kıbrıs’tan nihai bir anlaşma olmadan asker çekilmesi (bir tek manga dahi) son derece yanlış bir uygulama olacaktır. Böyle bir durumda uluslar arası anlaşmalardan kaynaklanan haklarla Kıbrıs’ta bulunuşumuz tezi yara alacak ve sorunu askeri işgal boyutuna çekecektir.

Kıbrıs’tan asker çekilmesi için önerimiz:

b. Ankara Anlaşmasına GKRY’nin dahil edilerek Türkiye Deniz ve Hava   Limanlarının GKRY’ne açılması:

Böyle bir uygulamanın tam karşılığı KKTC üzerindeki izolasyonların kaldırılarak hava ve deniz limanlarının uluslar arası  hava ve deniz trafiğine açılması ile mümkün olabilir.
Çözümle birlikte Kuzeyde Kıbrıs’a Türkiye’den akacak mal trafiğin hizmet verebilecek Limasol’a eşdeğer bir limanın devreye girmesi ile Türkiye tüm limanlarını açabilir.

GKRY’nin Limanlar üzerindeki ısrarı sadece politik amaçlı değildir. Türkiye’nin  1987 de ilan ettiği 1997 genişlettiği ambargosundan büyük zarar görmüşlerdir. Yıllık kayıpları yüz milyonlarca USD karşılığıdır.
Ambargodan önce 500,000 TEU’luk transit taşıma 230,000 TEU’ya gerilemiştir. Yıllık kayıpları yaklaşık 45 Milyon USD dır.

6. NASIL BİR ÇÖZÜM VE AÇILIM ÖNERİLERİ:

 

KKTC’nin Mevcut alanı: 3,241.68 km2   % 35.04 (Üsler dahil)%36.04 (Üsler hariç)  

Çözümle birlikte toprak tavizi verilmesi ve taahhütlerimiz arasına giren %29 + ‘lık bir orana çekilinmesi gerçek bir durumdur.

Sahip olunan toprak ekonomik anlamda sermayenin de temelini oluşturmaktadır. Bugün ülkemizde eşdeğer karşılığı veya tahsisten hak sahibi olarak tapulandırılmış olan Rum malı gayrimenkuller, kamu bankaları dışındaki bankalar tarafından teminat olarak kabul edilmemekte ve sermayeye dönüşerek ekonomik hayata katılamamaktadır.
Toprak ve mülkiyet sorununun çözümü mevduatların plasmanındaki en büyük sorunlardan birini ortadan kaldıracaktır.

 

Kıbrıs bilinen tarihi boyunca , Doğu Akdeniz’deki güçlü devletler tarafından stratejik önemi nedeniyle ya egemenlikleri altına alınmış, ya da Fenikeliler, Venedikliler, Cenevizliler, Osmanlılar ve zamanının diğer güçlü ekonomileri tarafından, ticaret kolonileri kurmak suretiyle ekonomik yönden kontrol altında tutulmuştur.
Bugün de en yakın ana karanın ve bölgesel gücün çekim ve kontrol sahasında olacağı kesindir. Bu kontrolün sadece fiili askeri güçle sağlanmasına da ihtiyaç yoktur. Sahiplenmek ve bağımlı kılmak için askeri güce gerek yoktur. Ekonomik güçle sağlanacak hâkimiyet sadece Kuzeyi değil adanın tamamını kapsayacaktır.
Tüm ada ekonomilerinde olduğu gibi Kıbrıs’ta da ticaret ve hizmetler sektörü öncü sektörlerdir.
Bugün GKRY tarafında market raflarına bakıldığında özellikle sağlık ve temizlik ürünlerinin neredeyse %10’luk bölümü “Made in Turkey” damgalıdır.  Doğrudan ticaret olmamasına, birden fazla aracı ve aktarma maliyetlerine karşın kalite ve fiyatta Türk ürünleri rekabet edebilmektedir.
Çözüm halinde başlayacak doğrudan ticarette; ortaya çıkacak sektörsel çıkar zinciri = İthalatçı+Nakliyeci+Komisyoncu+dağıtıcı+perakendeci+tüketici olarak düşünülebilir.

 

 

Diğer taraftan önemli bir hizmet sektörü olan turizmde de durum farklı olmayacaktır ve Türkiye müstakbel Yeni Kıbrıs’ın önemli bir müşterisi olacaktır. Bu alandaki sektörsel zincir;
Tur operatörü + uçak şirket i+ acente +rehber + konaklama +restaurant+hediyelik eşya+eğlence+market olarak düşünülebilir.

Bu ekonomik zincirin ortak beslenme kaynağının Türkiye olacağı düşünüldüğünde, tüm ada üzerinde sadece ekonomi yolu ile ciddi bir hâkimiyet sağlanacaktır. Ve adanın zaten var olan kuzeyini değil tümünü kapsayacaktır.
Ekonomik olarak hâkimiyet sağlanacağı kesindir, eğer çözümünde zorluk olan diğer hususlarda (garantiler+asker çekilmesi+geri dönüşler) Türkiye’nin AB süreci ve tam üyeliğine endekslenirse, müsaade edelim, Sarkozy İle Yunanistan ve Rum komşular uğraşsın.

Çözümden önceİhmal edilmemesi gereken yatırımlardan biri, gelişimi imkansız olan Gazimağusa yerine  Kuzey Kıbrıs’ta yeni bir uluslararası limanın inşasıdır. Çözüm sonrası Türkiye ile başlayacak ticarihareketler ve mallar Türk limanlarından geçmeli ve Türk tarafına pay bırakmalıdır.
Ayrıca KKTC’nin ulaşım , telekomünikasyon , elektrik ve su  altyapı yatırımlarının güçlendirilerek  çözümden önce tamamlanması gerekir.

Kritik olan ve altı çizilmesi gereken önemli nokta doğacak bu ekonomik çarktan Kıbrıs Türk Tarafına pay  verilmesidir..

7. SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR ÇÖZÜMÜN AVANTAJLARI:

Son Söz:

Kıbrıs’ta kabul edilebilir ve yaşayabilir bir çözümün savunulması ve hayata geçirilebilmesi “Kıbrıs’ı kaybetmek “ değildir. Tam tersine Kıbrıs’ta Türkiye’ye gönülden bağlı , her zaman onun desteğinde, gelecek kaygısı taşımayan, AB içinde bir devletin parçası olan kardeş bir devletin hayata geçmesi anlamına gelecektir.

Diğer yandan çözüm için koşullarımız olan, iki bölgeli, siyasal eşit iki kurucu devlete dayalı ve Türkiye’nin uluslararası anlaşmalardan doğan hakları ve garantisini karşılayan bir Federal Kıbrıs’ın hayat bulması mümkün olmuyorsa, KKTC kendi yolunda yürümeyi sürdürecektir.

KKTC’de bunun dışında bir yapının veya Kıbrıs Cumhuriyeti’nin altında bir çözümün halkımız tarafından kabul edilmesi asla  mümkün değildir.